İnsanlığın Kayıp Hafızası: İskenderiye ve Bağdat Kütüphaneleri Neden Yok Oldu?
- Sena Hacıoğlu
- 22 Oca
- 3 dakikada okunur

İnsanlık tarihinin entelektüel zirvelerini temsil eden İskenderiye Kütüphanesi ve Bağdat Beytülhikme (Bilgelik Evi), sadece kitap depoları değil, aynı zamanda evrensel bilginin toplandığı, tercüme edildiği ve yeniden üretildiği devasa bilim merkezleriydi. Bu kütüphanelerin yok oluşu, dünya medeniyetinin gelişim seyrinde yüzyıllarca sürecek bir duraklamaya ve karanlığa neden olmuştur. Ancak bu iki devasa yapının tarih sahnesinden silinme öyküsü birbirinden oldukça farklıdır. İskenderiye Kütüphanesi, popüler inanışın aksine tek bir gecede yanıp kül olmamış; aksine siyasi istikrarsızlık, dini fanatizm ve yüzyıllara yayılan bir ihmal zinciriyle yavaş yavaş "eriyerek" yok olmuştur. Öte yandan Bağdat’taki Beytülhikme, tarihin gördüğü en vahşi askeri istilalardan biri olan Moğol saldırısıyla, sadece birkaç gün içinde Dicle Nehri’nin sularına gömülerek ani ve trajik bir son yaşamıştır. Bu kayıplar, sadece kağıt ve parşömenlerin değil, antik dünyanın tıp, astronomi ve felsefe alanındaki tüm keşiflerinin de büyük ölçüde unutulmasına yol açmıştır.
İskenderiye Kütüphanesi’nin yok oluş süreci, antik dünyanın en büyük tartışma konularından biridir. M.Ö. 3. yüzyılda kurulan bu yapı, Julius Sezar’ın M.Ö. 48’deki İskenderiye kuşatması sırasında gemilerini ateşe vermesiyle ilk büyük darbesini almıştır. Ancak kütüphane bu yangından sonra da varlığını sürdürmüştür. Asıl yıkım, Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlaşma sürecinde paganizme karşı açtığı savaşla derinleşmiştir. M.S. 391 yılında İmparator I. Theodosius’un emriyle Serapeum Tapınağı (kütüphanenin bir kolu) tahrip edilmiş, pagan bilgeliğine ait eserler hedef alınmıştır.
İskenderiye Kütüphanesi: Bir Şehrin ve Bilginin Yavaş Ölümü

Halk arasında kütüphanenin tek bir yangınla yok olduğu sanılsa da, İskenderiye Kütüphanesi aslında 400 yıla yayılan bir dizi felaketle silinmiştir. Julius Sezar'ın gemi yangınıyla başlayan süreç, Roma'nın iç karışıklıkları ve dini dönüşümlerle devam etmiştir. Özellikle M.S. 270 yılında İmparator Aurelian'ın şehri geri alma savaşı, kütüphanenin bulunduğu kraliyet mahallesini tamamen yerle yer etmiştir.
Kütüphane sadece ateşle değil, parşömenlerin neme dayanıksızlığına karşı gereken bakımın yapılamaması ve kopyalama maliyetlerinin karşılanamaması gibi finansal ve idari ihmallerle de savaşmıştır. Son darbeyi ise yükselen dini fanatizm vurmuş; "pagan bilgisi" olarak görülen felsefe ve bilim kitapları kitlelerin hışmına uğramıştır. Kariyer yolculuğunuzda CV'niz sizin sessiz temsilcinizdir; bu yüzden onun en iyi versiyonunuzu yansıttığından emin olmak, geleceğinize yapacağınız en stratejik yatırımdır.
Bağdat Beytülhikme: Moğol İstilası ve Mürekkep Nehri

Abbasilerin Altın Çağı’nı temsil eden Beytülhikme'nin sonu, İskenderiye’nin aksine çok daha ani ve kesin olmuştur. 1258 yılında Moğol komutanı Hülagü Han, Bağdat’ı teslim almayı reddeden halifeye ibret olması için şehri yağmalamıştır. Şehrin sokakları katliama sahne olurken, Moğol askerleri kütüphanedeki binlerce eseri nehrin üzerinden geçmek için bir nevi köprü olarak kullanmış ve suya atmıştır. Bu olay, sadece bir bina kaybı değil, İslam dünyasının bilimsel üstünlüğünü yitirmesine neden olan mekânsal ve zihinsel bir kırılmadır. Bağdat, o günden sonra bir daha asla eski entelektüel ihtişamına kavuşamamıştır. 1258 yılında Moğol Hükümdarı Hülagü Han’ın orduları Bağdat’ı kuşattığında, Beytülhikme’deki paha biçilemez binlerce el yazması Dicle Nehri’ne atılmıştır. Rivayetlere göre nehrin suları günlerce kitapların mürekkebiyle siyah, katledilen alimlerin kanıyla kırmızı akmıştır.
Kültürel Kayıpların Sonucu: Tarihin Akışı Nasıl Değişti?

Bu iki kütüphanenin yok olmasıyla birlikte, antik Yunan ve Mezopotamya bilgeliğine ait binlerce tıbbi reçete, astronomik harita ve felsefi metin kaybolmuştur. Eğer İskenderiye ve Bağdat’taki bilgiler korunsaydı, muhtemelen Rönesans ve Sanayi Devrimi çok daha erken gerçekleşebilirdi. Bilginin nesilden nesile aktarılamaması, Orta Çağ’da bilimsel düşüncenin yerini hurafelere bırakmasına neden olmuş, tıp alanındaki pek çok keşif ancak yüzyıllar sonra yeniden "icat" edilebilmiştir. Bu yıkımlar, medeniyetlerin ne kadar kırılgan olduğunu ve bilginin korunmasının bir "güvenlik meselesi" olduğunu modern dünyaya acı bir ders olarak bırakmıştır. Bu iki büyük yıkım, insanlığın "kolektif hafızasının" silindiği, bilginin yerini cehalet ve dogmaların aldığı karanlık dönemlerin başlangıcı olmuştur. Bugün hala bu kütüphanelerden kurtarılan birkaç el yazması üzerinden antik dünyayı anlamaya çalışmamız, kaybın ne kadar devasa olduğunun en somut kanıtıdır.







