Lima Şehri: Peru Başkenti Gezilecek Yerler
- 7 Mar
- 2 dakikada okunur

"Kralların Şehri" (Ciudad de los Reyes) olarak kurulan, ancak zamanla okyanusun hırçın dalgaları ve kıyı çölünün sessizliği arasında kendi eşsiz karakterini bulan Lima, Güney Amerika’nın en gizemli, en lezzetli ve en çok katmanlı metropollerinden biridir. Çoğu gezgin için Peru denildiğinde akla ilk olarak And Dağları’nın zirvesindeki mistik İnka şehri Machu Picchu veya Kutsal Vadi gelir; Lima ise genellikle uçak aktarması yapılan, bir an önce terk edilmek istenen gri, kaotik bir geçiş noktası olarak haksızlığa uğrar. Oysa bu muazzam şehir, kış aylarında üzerine çöken o meşhur melankolik Pasifik sisi "La Garúa"nın ardında, keşfedilmeyi sonuna kadar hak eden devasa bir kültürel, tarihi ve gastronomik hazine saklar.
Francisco Pizarro tarafından 1535 yılında kurulan Lima, yüzyıllar boyunca İspanyol İmparatorluğu’nun Güney Amerika’daki en önemli, en zengin ve en görkemli başkenti olarak hüküm sürmüştür. Bu büyük imparatorluk geçmişinin izleri, bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan tarihi merkezin Arnavut kaldırımlı sokaklarında, görkemli katedrallerinde ve o eşsiz, ince işçilikli ahşap oymalı Endülüs tarzı kolonyal balkonlarında nefes almaya devam etmektedir. Ancak Lima’yı sadece sömürge dönemi kalıntılarıyla tanımlamak, onun binlerce yıllık yerli ruhuna büyük bir ihanet olur.

Şehrin modern gökdelenlerinin, lüks alışveriş merkezlerinin ve kalabalık caddelerinin hemen ortasında, ansızın karşınıza çıkan "Huaca" adı verilen devasa kerpiç piramitler (örneğin Miraflores'in kalbindeki Huaca Pucllana), bu toprakların İspanyollardan çok daha önce de muazzam yerli medeniyetlere (Lima ve Wari kültürlerine) ev sahipliği yaptığının en somut, en sarsıcı kanıtlarıdır. Zamanın adeta iç içe geçtiği bu eşsiz metropolde, sabahın erken saatlerinde okyanus kenarındaki yemyeşil uçurumlarda yürüyüş yaparken kendinizi modern bir rüyanın içinde hissedebilir, öğleden sonra ise yer altı dehlizlerinde, ünlü katakomplarda kafatasları ve kemiklerle dolu yüzlerce yıllık karanlık bir labirentte kaybolabilirsiniz.
Lima’nın asıl küresel şöhreti ve son yıllardaki devasa turizm patlaması ise son yirmi yılda gerçekleştirdiği o baş döndürücü "Gastronomi Devrimi"nden gelmektedir. And Dağları'nın binlerce çeşit patatesi ve mısırı, Amazon ormanlarının egzotik, daha önce hiç görmediğiniz meyveleri ve Pasifik Okyanusu’nun sunduğu inanılmaz deniz ürünleri zenginliği, bu şehirde dünyanın en iyi şeflerinin ellerinde birer sanat eserine dönüşür. Yerel Peru halkının binlerce yıllık kadim mutfak geleneği; İspanyol, Afrika, İtalyan, Çin (Chifa) ve Japon (Nikkei) göçmenlerin getirdiği teknikler ve aromalarla öyle kusursuz bir şekilde harmanlanmıştır ki, bugün Lima tartışmasız bir şekilde Amerika kıtalarının gastronomi başkenti kabul edilmektedir.

Dünyanın en iyi restoranları listesinde her yıl zirveyi domine eden mekanlara ev sahipliği yapan bu şehirde, lüks bir restoranda ya da sadece bir sokak tezgahında yiyeceğiniz taze ve asitli bir 'Ceviche' bile damaklarınızda patlayan, unutulmaz bir lezzet şöleni yaratmaya yeterlidir. Okyanusun iyot kokusunu içinize çekerken yudumlayacağınız buz gibi bir kadeh Pisco Sour, tüm o devasa metropol yorgunluğunu bir anda unutturup sizi Latin Amerika’nın o tutkulu, sıcak ve renkli ritmine davet eder. Geleneksel ile modernin, zengin ile yoksulun, okyanus ile çölün akıl almaz bir kontrast oluşturduğu Lima; yüksek sarı duvarların ardına gizlenmiş huzurlu avluları, begonvillerle süslü bohem mahalleleri, yetenekli sokak sanatçılarının renklendirdiği duvarları ve hiç bitmeyen Latin enerjisiyle, kendisine zaman ayıran ve önyargılarından arınarak sokaklarına karışan her gezgini derin bir tutkuyla kendine bağlamayı başaran yaşayan bir açık hava müzesidir. Bu kozmopolit başkentte atılan her adım, adeta bir zaman makinesinde yolculuk yapmak gibidir.



